Edinburgh: Gayda sesi eşliğinde bir gezi

İngiltere, Büyük Britanya, Birleşik Krallık derken kafalar karışıyor. Londra bu coğrafyanın en gözde bilim, kültür sanat ve tatil merkeziyken, kuzeyde Birleşik Krallık’ın en farklı şehri hayran bırakan atmosferi ile ziyaretçilerini bekliyor.

  • Edinburgh, İskoçya’nın 1437 yılından beri başkentidir. Glasgow’dan sonra ülkenin ikinci büyük kenti olan Edinburgh, İskoçya’nın doğusunda, kuzey denizine yakın bir konumdadır. Avrupa’nın en güzel görünümlü kentlerinden biri olarak kabul edilen şehir, Orta Çağ ve Georgian dönemlerine ait mimarisiyle bilinmektedir.

Gezime başlamadan önce, Birleşik Krallık’ın başta kafa karıştırıcı gözüken yapısını incelemekten kendimi alamıyorum. Birleşik Krallık; İngiltere, Galler, İskoçya ve Kuzey İrlanda’dan oluşuyor. Bunlardan İngiltere, Galler ve İskoçya’yı içine alan yapı ise Büyük Britanya olarak adlandırılıyor. İskoçya ise bu oluşumun en kuzeyinde yer alıyor.  Şehrin farklılığını daha ilk adımınızda hissediyoruz. İskoçya coğrafi konumu, kültürel bağları ile içinde bulunduğu yapıya ait benzerlikleri olduğu kadar kendine has pek çok farklılığa da sahip. Eğer daha önce diğer Krallık şehirlerini keşfetme fırsatı bulmuşsanız, farkı hissetmeniz kolaylaşacaktır. Birleşik Krallık’ın “Kuzey’in Atinası’ olarak anılan Edinburgh şehri ise Eski Şehir (Old Town) ve Yeni Şehir (New Town) ise UNESCO Dünya Mirası Listesi’nde bir başkent. İngiltere Kraliçesi II. Elizabeth’in eşi Prens Phillip, Edinburgh Dükü unvanını taşıyor.

Edinburgh gezisi için Cambridge’den yola koyuluyoruz. Başta yolun uzunluğu gözümüzü korkutuyor, fakat kuzeye doğru ilerledikçe ne kadar doğru bir seçim olduğunu görüyorum. Otobüsümüz İskoçya sınırına girdiğinden beri sanki etraf daha da yeşilleniyor ve yepyeni tanlar ekleniyor. Yolculuğun yorgunluğu ile uykuya dalanları pişman bırakacak bir manzara. Yeşilin rahatlatıcı etkisi eşliğinde yolculuğumuz devam ederken rehberimiz kendisinin de yarı İskoç olduğunu söylüyor ve bize en güzel İskoç şarkılarını açıyor. Gaydanın güçlü sesi ile İskoçya’da olduğumuzu artık daha güçlü hissediyoruz, havaya giriyoruz. Şarkılar kimileri için sinir bozucu bir tona sahip olsa da bir şehri, ülkeyi sadece gezerek değil kültürel unsurları ile de tanıyıp öğreniriz. İskoç ezgileri alışılmışın dışında bir Birleşik Krallık şehri göreceğimizin habercisi gibi.

Edinburgh’a vardığımızda otelimize ulaşana kadar geçen kısa mesafe bile merak uyandırmaya yetiyor. Hızlıca yerleşme ve şehri keşif zamanı.

Orta Çağ dönemi mimarisinin korunmuş örneği niteliğindeki sokaklarda, genellikle sisli ve karanlık bir atmosferde dolanmak keşfin ilk adımı. Şehirde çeşitli ulaşım araçları sayesinde her yere kolayca ulaşılabilir; fakat hemen göze çarpan düzenli şehir yapısı insanı yürümeye teşvik ediyor. Edinburgh’un yokuşların üzerine kurulmuş bir şehir olması gözünüzü hiç korkutmasın. Şehirdeki düzenli yapılaşma ve turistik merkezlerin birbirine yakınlığı ile kendinizi Edinburgh sokaklarında kaybetmeniz hiç de uzun sürmeyecek. Şehrin öyle bir ruhu var ki hangi zaman, mevsim gelirse gelsin insana kendini özel ve mutlu hissettireceği kuşkusuz. Tabii bu ruhun fazla yaşamak istiyorsanız festival takvimine göz atmanızda fayda var. 

Edinburgh için ‘festivaller ile yaşayan bir şehir’ desek hiç yanlış olmayız. Veriler de gösteriyor ki festival şehri Edinburgh’ta yılın en kalabalık zamanı Uluslararası Edinburgh Festivali’nin düzenlendiği Ağustos ayı. Edinburgh’un yeşille birleşen benzersiz tarihi dokusu içinde sunduğu bu festivalde opera, bale, tiyatro, dans ve klasik müzik sanki yeniden can buluyor. 1947’den beri devam eden Uluslararası Edinburgh Festivali her yılın 2-26 Ağustos tarihleri arasında gerçekleşiyor. Katılımcısı bol bu festivalde yerinizi almak için erken davranmalı ve rezervasyonlarınızı önceden yaptırmalısınız, zira boş yer bulmak çok zor olabilir. Festival şehrinde yelpaze o kadar geniş ve farklı ilgi alanlarına sunulanlar o kadar etkileyici ki Edinburgh Uluslararası Bilim, Çocuk, Film, Kitap ve Caz festivali bunlardan sadece birkaçı. Gezinin renkli Edinburgh festivallerinden biri ile taçlandırmak unutulmaz bir deneyim olacaktır. Ama festival dönemlerinde tabii ki festivalin büyüklüğüne göre bir hareketli bir kalabalık ile karşılaşabilirsiniz, sakin bir Edinburgh seyahati planlıyorsanız yine festival takvimine göz atmakta fayda var.

İSKOÇ TARİHİ İÇİNDE BİR TUR

Birbirinden değerli tarihi yapılara sahip şehirde ilk durağımız Edinburgh Kalesi. 12’inci yüzyılda volkanik bir kayanın üzerine kurulan ve bin yılı aşkın bir süredir ayakta olan kalenin ihtişamı şehrin her noktasından görülebilen bir ışık saçıyor. Öyle ki gezimiz boyunca manzarası ile bizi hiç yalnız bırakmadı diyebilirim. Konik duruşu ile kale merkezden nasıl heybetli bir görüntü sunuyorsa, kalenin bulunduğu tepeden de Edinburgh’u özellikle günbatımı vakti seyre dalmak paha biçilmez. Bu manzarayı yakalayabilmek için günbatımı vakti tekrar tepeye çıkıyoruz. Kalede sergilenen kraliyet mücevherleri ziyaretçilerin gözlerimizi kamaştırdıktan sonra Royal Mile’a doğru yürüyoruz. Kale, Royal Mile adlı caddenin bittiği tepede inşa edilmiştir. Caddede çok sayıda hediyelik eşya dükkanı var, ama bunlara kendimizi kaptırmadan önce görmemiz gereken duraklar var. Daha doğrusu iki heykel.

Bunlar İskoç Aydınlanması’nın iki önemli ismi David Hume ve Adam Smith’in anıt heykelleri. 18’inci yüzyılda İskoçya’da başlayan, özellikle tarih, ekonomi ve ahlak felsefesi alanlarındaki tartışmaların yer aldığı bu entelektüel hareket büyük önem taşır. İnsan Doğası Üzerine Bir İnceleme ile David Hume ve “görünmez elin” babası Uluslararası Zenginliği ile Adam Smith. Edinburgh seyahatimizde zihninizde şimşekler çaktıracak soruları tekrar düşünmenizi sağlayacak.

Tarihsel turumuzun devamında ise yine çok gösterişli bir eser var: St. Giles Katedrali. Royal Mile’da konumlanan katedralin büyüklüğü dikkatleri üzerine çekiyor. Taç şeklindeki özel çan kulesi ise İskoçya kilisesinin merkezi St. Gilas şehrinin dokusuna sahip.

Edinburgh Müzeleri

Edinburgh’da hangi müzeleri ziyaret edeceğinize karar vermek biraz yorucu olabilir. Bizim tercihlerimizden ilki İskoç Ulusal Müzesi oluyor. Burası sergilenen objelerin çeşitliliği ve sunuş tarzı ile hayranlık uyandıran geniş çaplı bir müze. Müze, İskoç kültüründen teknoloji, bilim ve doğa tarihine görülmesi gereken sayısız eserle dolu.  Müzeyi hakkını vererek gezebilmek için yarım günümüzü ayırıyoruz, ama buraya kesinlikle yetmiyor. Aydınlık tasarımı  ve objelerin başarılı sunuş tarzı ile kendinizi müzeden bir parça gibi hissedebilirsiniz. Sergilenen eserler arasında kişisel olarak heyecanla Dolly’i görmeyi bekliyorum.  İlk klon olan koyun Dolly’nin dondurulmuş vücuduna el sallamak, bilime bir saygı duruşu gibi hissettiriyor. Edinburgh’un sanata değer veren bir şehir olduğunu anlamak hiç de zor değil. Sakinlerinin ev dekorasyonlarında bile bunu kolayca görmek mümkün; şık avizeler ve güzel tablolarla bezenmiş salonlar Edinburgh için bir istisna değil. Sokaklarında dolaşırken her şeye rağmen kendimi bina camlarından dahi fark edilebilecek ev dekorasyonlarına bakmaktan alamıyorum. İlgi büyük olunca sanat galerileri de rengarenk bir atmosfere sahip oluyor. Bunların başında ise Dali, Degas, Gauguin, Monet, Rembrant ve Van Gogh gibi ustaların eserlerinin sergilendiği İskoç Milli Galerisi geliyor. Büyük ustaları ve daha nice eseri Milli Galeri’de görmek mutluluk verici.

Tarihi turun yanı sıra bir illüzyonun içinde eğlenmek isterseniz, durağınız 1835’ten beri Edinburgh’un en eski turistik merkezlerinden biri olan ve Royal Mile’nın Edinburgh Kalesi tarafında bulunan Camera Obscura olmalı. Edinburgh Kalesi’nden Royal Mile’a devam ederken önümüzdeki kalabalık sayesinde keşfettiğimiz eğlence merkezi Edinburgh’ta gezilecek yerler listemize giriyor. Gezimizde eğlence vakti geldiğinde ise daha içine girmeden binanın dışına konumlandırılmış değişik aynalar ile şekilden şekle giriyoruz ve eğlence başlıyor. Camera Obscura’yı ziyaret edecek vaktiniz olmasa bile kale veya Royal Mile turunuzda buraya uğrayarak aynalar ile eğlenebilirsiniz. Bilet kuyruğunun sonrasında içeriye girince illüzyonlar baş döndürüyor.

Edinburgh Kraliyet Botanik Bahçesi

Yemyeşil Edinburgh’ta yeşil bir mola için ise durağımız Kraliyet Botanik Bahçesi. 1670 yılında şifalı bitki yetiştiriciliği amacı için kurulan bahçede bugün de bilimsel çalışmaların yürütülmesi için bahçenin içinde kurulmuş laboratuvarlar var.

Calton Tepesi

Yine yeşiller iç içe olup Edinburgh’un eşsiz manzarasını geniş bir açı ile görebileceğiniz en iyi yer Calton Tepesi. Edinburgh’un gezerken neresi için ‘en iyi manzara burada’ desem hep iyisini keşfediyorum. Calton Tepesi’nde fotoğraf severler ve şehir manzarası resimlerinden hoşlananlar en iyi açıyı bulmak için adeta birbiriyle yarışıyor. Milli Anıt ve Nelson Anıtı’nın da yer aldığı Calton Tepesi’nde şehre bakarken insan kendini şehrin hakimi gibi hissediyor.

Edinburgh’da mutlaka görülmesi gereken iki cadde

Edinburgh kesinlikle karış karış gezilmesi gereken bir şehir ama burada iki cadde öne çıkıyor. Bunlar Prenses ve Victoria Caddeleri. Eski ve Yeni şehri ikiye ayıran Prenses Caddesi, Edinburgh’un en renkli ve işlek caddelerinden. Yaklaşık bir buçuk kilometre uzunluğundaki caddeyi yürürken zamanın nasıl geçtiğini anlamıyorsunuz. Victoria Caddesi ise kıvrımlı bir şekle sahip. Rengarenk binaların olduğu caddede bir aşağı bir yukarı dolanırken arada kalmış ufak yerel mağazaları da es geçmemek lazım. Caddeyi bir de üstten görmek isterseniz mekanların üst katında oturarak canlılığı eşliğinde içeceğinizi yudumlayabilirsiniz.

Ekose, Kilt ve Gayda

Ekose desenli kilt giymiş bir halde gayda çalan bir beyefendiyi Edinburgh sokaklarında görmeden geçmek neredeyse imkansız. İskoç kültürünün caddelerde canlı bir şekilde yaşatan beyefendilere turistlerin de ilgisi büyük. İskoçların milli çalgısı gayda, geçmişte savaşa giderken cesareti artırmak ve savaşa gidildiğini şehre duyurmak için kullanılırmış. Kilt ise 500 yıllık tarihi olan bir giysi. Görüntüsü itibariyle etek ile karıştırılan tiltlerin daha komplike bir tasarımı var. Erkekler tarafından giyilen ciltler aslında özel yün ve ekoseli tartan isimli kumaşları ile her İskoç kabilesinin bir simgesi. Günümüzde balo, düğün gibi özel günlerde tercih edilerek kilt kültürü canlı tutuluyor. Hatta meraklıları için pek çok hediyelik eşya dükkanında satılan kiltler turistlerin de dikkatini çekiyor. Edinburgh, ekose ile de özdeşleşmiş bir şehir. Ekose her yerde. Ambalajlarda, atkı, kazak, şapka, broş, hatta aklınıza gelemeyecek her türlü üründe. Şehirde alınacak bir hatıra objesinin ekosesiz olması pek mümkün gözükmüyor. Ekoseli viski kutuları ise viskinin yerel giysisiymiş hissi veriyor. Yünü de meşhur olan Edinburgh’da çok hoş kaşmir atkı, kazak ve kaşkoller bulabilirsiniz. Dokunduğunuz anda sizi şımartacak bu ürünleri almadan önce birkaç mağaza dolanmalı. Her mağazada bambaşka bir renk sizi karşılıyor olacaktır.

Edinburgh’da Yeme İçme

İskoçya denilince tüm yiyecek ve içeceklerden önce akla viski geliyor. Şehirde bir Viski Müzesi ve viski tadımı yapılabilen yerler bulunuyor. Ayrıca günübirlik viski turlarına katılarak viski kültürünüzü genişletebilirsiniz. Edinburgh’da kayıtsız kalamayacağınız bir lezzet ise ‘shortbread’ adındaki tereyağlı kurabiyeler. Tadı un kurabiyesini andırsa da kendine has aromatik lezzeti ile tadıldığı an çay veya kahve ile tüketme isteği veriyor. Edinburgh’ta dünya mutfağından şık ve lezzetli ürünler sunan sayısız restoran mevcut. Ayrıca beş çayı yapmadan dönmek istemiyorsanız, şehirde bulunan pek çok çayevi ve pastane çeşitli beş çayı menülerine sahip. İskoç mutfağını es geçmek istemeyenlerin tercihi ise meşhur bir yiyecek olan ‘haggis’ olabilir. Geleneksel bir İskoç yemeği olan haggis, koyun midesine yulafla beraber ince kıyılmış sakatatların baharatlanarak dondurulması ile hazırlanan ilginç bir yemek.



yurt dışı iş ilanları, yurt dışı işçi alımı, yurt dışı eleman alımı, yurt dışı iş yapan firmalar...